in

~ÇİÇEK~

Babaları öldükten sonra evin geçimini büyük çocuk olan Süleyman yüklenmişti. On dokuz yaşında girdiği tamirhanede sabahtan akşama kadar çalışır, hayatıyla ilgili kurduğu hayallerin kırıklığını asla kardeşi Sebahattin yaşamasın isterdi.Çok üzerine düşerdi bu yüzden kardeşinin. Annesi her ne kadar, bu kadar baskının ziyan getireceğini söylesede, iyi bir lise kazanması için öyle katı kurallar koyardıki kardeşine. Akşam üzeri beşten sonra sokağa çıkması, arkadaşlarıyla oyun oynaması, mahallenin dışına adım atması, küçücük yaramazlıklar yapması bile hep yasaktı…

Bir gün Süleyman akşam karanlığında işten çıkmış eve dönerken Sebahattin’i evin önünde arkadaşlarıyla bağıra çağıra oynarken görünce deliye dönmüş, arkadaşlarının gözü önünde bir güzel dövmüştü zavallı çocuğu. Kulağından tutup bağıra bağıra evlerinin kapısının eşiğine sürüklediği kardeşini, annesi o an elinden zor almıştı…

-“Hele bir daha seni bu saatte dışarıda göreyim, kemiklerini kırarım.Oynamayacaksın o çocuklarla. Küfür öğretiyorlar sana demedimmi?Sen en iyi liseyi kazanacaksın.Davranışlarına dikkat edeceksin.Bu sana son uyarım Sebahattin.Sokağa çıkmanda yasak artık.Oturup sabahtan akşama kadar ders çalışacaksın. Hele bir çalışma neler yapıyorum sana bak”

Abisinden aldığı darbeyle gözü mosmor olmuş Sebahattin sadece sarıldığı annesinin kollarında hıçkıra hıçkıra ağlıyor, korkudan göz teması bile kuramadığı ağabeyine bakamıyordu bile.

O günden sonra tam bir hafta dışarı çıkmadan sürekli ders çalışmıştı Sebahattin.Sonra dayanamamış, sokaktan cıvıl cıvıl sesleri gelen arkadaşlarının yanına kaçmıştı oynamak için. Annesine hissettirmeden yüreği pır pır koşması görülmeye değerdi gerçekten.Zamanın nasıl geçtiğini anlamamış, akşam karanlığında ağabeyi süleymanın elini kulağında hissettiğinde biranda bitivermişti o güzel anlar… Bu defa yolun kenarından uzunca bir odun parçası aldı Süleyman… Kardeşine vururken, zavallı çocuk,

-“Valla billa birdaha evden kaçmam abi…Ne olur vurma… Bak yemin ettim. Kolum acıyor vurma… Beni seviyorsan vurma.. -” diye bağırdıkça, hiç durmadan vuruyordu Süleyman…

-“Okuyup adam olacaksın. Başka çaren yok…Kuzu kuzu ders çalışacaksın evde…Sen benim sözümü çiğnersin ha… Al sana sokağa kaçmak… Al sana sözümü dinlememek… Al sana… Al… Sopayı yiyince akıllanırsında adam olursun belki… -” diyede bağırıyordu herzamanki gibi. O akşam çok daha fazla canı yanmıştı küçük çocuğun.Yatağına yattığında kolu sızım sızım sızlıyordu. Üstelik mosmor olmuştu. Biran bile gözyaşı durmamıştı üstelik.Aldığı darbelerden ayağının üzerine de basamıyordu Sebahattin. Biran ağabeğiyle bağırışan annesinin konuşmasına kulak kesildi acıyan ayağıyla kapının eşiğine kadar giderek…Ve sessizce dinledi acıyan yerlerini tutarak…

-“Ne sanıyorsun ana? Ben akşama kadar onun için didiniyorum.Şu gocuğuma bakarmısın.Lime lime olmuş derisi. Artık yama tutmuyor. Ama ben evin ihtiyaçlarından ayırabildiğim parayı Sebahattinin sınav parası ve kitaplarına ayırıyorum-” demişti titrek sesiyle…

Sebahattin ise kapıya yaslandı sessiz hıçkırıklarla.

-” Oysa ben senden sadece yüreğinden taşarcasına seni seviyorum kardeşim demeni isterdim abi-“demişti sonrada kendi duyacağı bir sesle…

Sınav zamanı yaklaştıkça Sebahattin öyle durgunlaşmıştıki.Sabahtan akşama kadar odasında ders çalışıyor, birtek pencerenin kenarındaki boş saksıya diktiği çiçekle ilgileniyordu…. Sınava bir hafta kala Süleyman bir akşam üzeri yine eve gelmiş ve herzamanki sinirli bakışlarıyla Sebahattin’in odasına girip, sınav ücretini masaya koymuştu dik bakışlarla…

-“Hele bir sınavı kazanama… Gör bak elimden neler çekiyorsun-” diyede tehditvari bir şekilde söylenerek çıkıp gitmişti odadan…İçine ılık ılık birşeyler aktı Sebahattin in. Pencereyi açtı. Uzun uzun, hiç incitmeden yapraklarını okşadı çiçeğinin… Sonrada dönüp masanın üzerindeki paraya baktı biran…

Tam altı gün sonra Süleyman delirmiş bir halde sinirle koşarak girdi mahalleye…Pazar tarafındaki atari salonundaki Sebahattin’i görür görmez tokat atmaya, yerden yere savurmaya başlamıştı bile. O an Sebahattin’in elindeki paket yere düşmüş, fakat biran bile durmamıştı Süleyman. Öyleki zavallı çocuğun burnu ve dudakları kan içinde kalmıştı… Komşular koşup yetişmese belki daha fazlasınıda yapacaktı….

-“Ben çalışıp didineyim. Sen sınav için biriktirdiğim parayı atari salonlarında harca.Öğretmeninden öğrendim. Sakın yalan söyleme. Parayı yatırmamışsın. Bacaklarını kırmazsam banada Süleyman demesinler.” – diye tehdit savurmaktan geri durmamıştı. Anneleri Seher hanım koşup yetişmiş, ama Süleyman’ı oda durduramamıştı…

Sebahattin’i kucakladığı gibi eve götürdüysede o akşam zavallı çocuk öyle ateşlenmiştiki.Gecenin biryarısı korkuyla hastanahaneye götürdüler zavallı çocuğu. Fakat ne yapsalar ateşi düşmüyor, durum hergeçen saat daha kötü bir hal alıyordu.Sabahattin hasta yatağında titremeye başladığında doktıru çağırmışlar, doktor çocuğu kucağına aldığı gibi odadaki duşa gitmişlerdi birlikte… Soğuk suyun altında çocuğun ateşinin düşmesini beklerlerken, Süleyman ve annesi duvara yaslanmış hıçkırıklarla dualar ediyorlardı….

-“Seni çok seviyorum Sebahattin. Ne olur iyileş. Ne olur sana birşey olmasın-” diye ellerine kulaklarına kapatmış gözleri kapalı bir halde dualar ederken, doktorun,

-“Ateşi düştü-” sözleriyle kendine gelmişti Süleyman …

Yarım saat sonra gözlerini aralayan kardeşi Sebahattinin ilk isteği ise mahçup mahçup kendisine bakan ağabeyinden olmuştu.

-“Odamdaki çiçeğimi bana getirirmisin abi? -” Yıldırım gibi koştu Süleyman.Hastahaneyle ev arasında geçen sürede tek düşündüğü şey kardeşini ne kadar sevdiğiydi. Çiçekle birlikte geri gelip odaya girdiğinde, Sebahattin çok değer verdiği çiçeği koparmış ve ağabeyinin avucuna koymuştu… Sonrada avucunda sıkmasını istedi… Süleyman avucunu açtığında yıpranmış ve biraz önceki güzel halinden eser kalmamış çiçeği gördüğünde kardeşine baktı suçlu bir tavırla…

-“Gördünmü abi? Çok sıktığında nasılda soldu.Bir çiçek kırılarak sevilmez benim güzel abim-” demişti gözünden yaşlar akarak…

O an mahalle halkı ziyaret için odaya girdiğinde Süleymana bir paket uzattılar.O hengamede düştüğünü söylediler paketin.Beceriksizce bir naylon poşete sarılmış paketi açtığında içi titremişti Süleymanın. Çünkü geçen sabah bir dükkanın vitrininde gördüğü yeşil gocuk vardı pakette. Ve bir not…Notta ise,

-“Doğum günün kutlu olsun güzel abim. Sen hiç üşüme olurmu? -” yazıyordu o notta… O an onca misafirin yanında hıçkırıklarla kardeşine sarıldı Süleyman… O na ne kadar haksızlık ettiğini,onu kurallarıyla ne kadar boğup psikolojisini bozduğunu, iyiliğini düşünürken onu ne kadar sevgisiz bıraktığını anlamıştı… Hastahaneden evlerine döndüklerinde Süleyman bir saksıya güzel bir çiçek dikti… Ve kardeşi Sebahattine hediye etti. O günden sonra kurallar koymadı Sebahattine. Hep sevdi onu… Ve sevdiğini yüzüne karşı söyleyerek öyle mutlu ettiki…

Sebahattin şimdi koskoca bir tıp fakültesi mezunu. Annesini ve ağabeyi Süleymanı öyle grurlandırdıki…

Ablalar, abiler, anneler, babalar… Küçüklerimizi sevgimizde boğmayalım… Sevgimizle yaşatalım….

Havuzlu Köşk

~BASİT ELVEDALAR~